Kayıtlar

Eylül, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tüm şanslı teyzelere gelsin :)

Resim
Japon kızı gülümsemesi :))) Göksu'yla Beypazarı'nda yıllar yıllar evvel :)) Düşünüyorum da teyzelerim olmasaydı hayatım ne kadar da sıkıcı, ne kadar da farklı olurdu. İnsanın çokça teyzesinin olması ne kadar keyiflidir bir bilseniz. Tadına doyum olmaz. Birisi ağlarsa hepsi ağlar, birisi gülerse hepsi güler. Kavgası da, kahkahası da eksik olmaz. Çocukken çoğu zaman hayatını zorlaştırırlar insanın. Düşünsenize insan bir anneyle bile anlaşmakta zorlanırken, hele ergenlikte bir tanesiyle zor idare ederken insanın 6 tane teyzesinin olması inanılmaz zordur. Hepsi sana nasıl davranılması, nasıl oturup kalkılması gerektiğini, nasıl saygılı olunacağını, nasıl edepli oturulacağını, nasıl hanım hanımcık davranılacağını, nasıl yemek yenileceğini  vs vs - bu liste o kadar uzun ki düşünürken bile fenalık basıyor :) - kendilerince anlatır dururlar. Hele de kuzenler olarak hepiniz kadınsanız ve her biri hepiniz için defalarca bıkmadan, usanmadan tekrarlanıyorsa.... Aman tanrım inanın çek

Teyze Anne Yarasıdır, İnanırım

İnci Beyza kavramları henüz öğreniyor ancak bir çoğunu algılamakta zorlanıyor. Aslında çok sorgulamaması gerekir ancak duyduğu her şeyi somutlaştırmak ihtiyacı hissediyor. Son zamanlarda da nereye gittiğim ile ilgili bir takım sorunlar yaşıyoruz. Aramızdaki bir diyalog: İB: "Teyze, sen şimdi ODTÜ'ye mi gidiyorsun?" K:  "Hayır teyzecim ben başka bir ülkeye gidiyorum." İB:  "Başka bir ülke ne demek Ankara'ya mı gidiyorsun?" K:  "Hayır teyzecim ben Ankara'dan taşındım ya hani, başka bir ülkeye gidiyorum ben konuşmuştuk ya daha önce. Biraz daha uzak Ankara'dan, genelde uçakla gidilir." İB:  "Hmm, gezegenler mi var orada?" K:   "Anlamadım ne gezegeni?" İB:  "Uçakla uzaya gidiyorsun yaaaa?" K:   "Yok teyzecim yok, öyle değil, uzağa gidiyorum ben uzaya değil. Başka ülkelerde insanlar başka diller konuşur, başka şekillerde giyinir, nasıl anlatsam bilmiyorum ki ben." İB:  "Teacher gibi

Hostivař'a keyifli bir veda

Resim
Aklı hep gitmekte olunca insanın, yükü gittiği her yere taşıyamayacağı kadar ağır olurmuş. Öyle olurmuş hakkaten... Bugün Prag'a geleli, Hostivař'a yerleşeli tam 7.5 ay oldu. Dile kolay, nasıl da geçiyor zaman. :) Ne zaman geldim, ne ara kafam bu kadar bulandı da dönmekten vazgeçebildim, işe başladım da ev tuttum hala idrak edebilmiş değilim zannımca. Benim aklım hep bir yerlere gitmektedir çocukluğumdan beri. Mesela, hep Peter Pan'ı bekledim ben çocukken , sonrasında ailemle pikniğe her gittiğimde Alice'in düştüğü deliği aradım durdum. Ne Peter Pan geldi, ne de ben Wonderland'i bulabildim. Sonra aklıma Ankara'ya gitmeyi koydum,  Ankara'ya gidince İtalya'ya, Almanya'ya... Daha bir çok ülkeye... Hep bir yerlere gitmek vardı aklımda. Gittim de sonunda. Gitmek kolay da, geride bırakmak zor. Hem de çok zor. Bir yanım hep bir yerlere gitmeyi arzularken, bir yanım durulup bir yerlere, bir şeylere bağlanmayı istiyor. Ben tabi ki gitmeyi tercih ederken yük

Bozkırkurdu

Resim
İnsanı Hesse'ye tapınmaktan alıkoyabilecek çok az sebep olabilir diye düşünmüşümdür hep. Aksi nasıl mümkün olabilir ki. Kim onun kadar dokunabilir ki gerçekliğe. Onunla paylaştığım yalnızlığımdan, iç çelişkilerimden ya da hep başka bir dönemde yaşamaya olan özlemimden böyle düşünüyor değilim. Üslubu, olayları ele alış tarzı, kullandığı metaforlar... Yazıya bir de Hesse fotoğrafı eklemek istedim.  Bu fotoğrafı  görünce  aklıma  Rosshalde'si geldi.  Evini terketmeden hemen  önce  tepeye  çıkıp  ailesine ve  geçmişine veda ediyordu Veraguth,  fotoğrafla  birlikte bir   sahne  canlandı  gözümde  anlamlı buldum  paylaşmayı - kendimce. Her kitabını en az iki kere okumuşumdur. Hayatımın farklı dönemlerinde, başka ihtiyaçlardan doğan bir özlemle uzanmıştır ellerim hep Hesse kitaplarıma. Her defasında başka bir noktaya takılmış, saplanmış kalmışımdır bir bölümüne kitabın. Bozkırkurdu'nu bu dördüncü okuyuşum. Bu sefer bir metaforuna takıldım Hesse'nin. Nasıl bu kadar v

"Doğru olanı yaptık", dedi Göksu

"Hayalperestlik değil ki, doğru olanı yaptık, yoksa hep pişman olacaktık." dedi devamında. Hep pişman olmak kaygısını taşımanın, pişmanlıklarla yaşamaktan bir farkı var mıdır?   Yoktur zannımca.  Tüm gelgitlerimiz, arafta kalmışlıklarımız, bir yere, bir kimseye, bir şeye ait olamamışlıklarımız, hepsi bir şey için değil mi aslında! Bilmiyorum. Kafam allak bullak bu gece. Göksu haklı bir yerlerde, Göksu genelde haklıdır zaten. Ama bir şeyi doğru yapan onun hizmet ettiği amaç mı, yoksa onun sonucu mu? Önce bunda uzlaşmak lazım sanırsam. Nasıl uzlaşabilirsin ki farklı paradigmalarda yaşarken, ve yaşadığın paradigma bir anomaliden öteye geçemezken. Sanırım bizim sorunumuz sadece paradigmalarla ilgili değil. Biz kendimiz başlı başına birer sorunuz, çünkü bizler toplumun anomalileriyiz. Bizim normal dediğimiz, başkaları için radikalken, biz nasıl olur da normale yaklaşabiliriz ki. Koordinatlar sisteminde nereye oturduğumuzda doğru oluruz, adımıza kabul edilmiş tüm

Kilimini de al git!

Yaşadığımız hayatların nasılda maskaraca oyunlara dönüştüğünü anlamamız için illa ki etrafımızda bir kaç soytarı görmemiz gerekiyormuş zannımca. Ha, başınızı kaldırıp soytarı aramanıza gerek yok merak etmeyin, Türkiye gazetelerine bir bakın, şöyle gündeme bir göz atın yeter. İnsanlığın yüzyıllarca, yine 'insanlığı' yüceltmek için attığı onca adım, onca ussal kazanım hepsi maskaraca oyunların aleti olmuş. İşgüzarlıkları, aç gözlülükleri, sığ entellektüellikleri rasyonalitemizin çok ötesine uzanıyor. İşte o zaman, 'hah, Kübra işte bak insan!' diyorum. Sabahtan beri Afyon valisinin açıklamalarını düşünüyorum, başım o kadar ağrıyor ki. Hayır, Lilia'ya patladım, 'anlayamıyorum ben nasıl oluyor böyle şeyler' diyebildi sadece. Rasyonel hiç kimse anlayamaz ki zaten, yani nasıl anlaşılabilir ki? Acıtasyon vs yapmayacağım durumun ehemmiyetini gösterebilmek için. Gerek yok, bir kimse bu durumu rasyosuyla değerlendirip, tepki veremiyorsa zaten, aman!  Kral Lear okuy

Eylül

Benim en sevdiğim aydır Eylül. Çok severim ben Eylül ayını. En az sonbaharı sevdiğim kadar severim. En az sonbaharı sevdiğim kadar severim çünkü sonbaharın müjdecisidir Eylül. Yazın getirip kalıcıymış gibi bıraktığı tüm renklerin aslında kahverenginden ibaret olduğunu gösteriverir. Yazın aldatıcı renkleri, renk tonları, ışıltısı, sıcağı, usul usul kaybolur. Yerlerini Kahverengiye ve kahverenginin her tonuna, insanın içini ürperten bir serinliğe bırakıverirler. Ben o zaman anlarım yaşadığımı ancak. Neden insanlar hep ilkbaharda aşık olmak ister, ya da neden bunun böyle olduğuna inanılır ben hiç anlamam. Ben sonbaharda aşık olmak isterim mesela. Günler kısalmaya başlar, böyle bir şey olsa da o gün hiç bitmese isterim, hani biri olsa, aşık olsam mesela, laylaylom dolaşsak gezsek tozsak :). O her yeri saran kahverengi var ya, beni boğmaz o zaman, bilirim ki ben, ne renkler saklıdır altında tüm o kahverengiliğin. Hani aşık olsam sonbaharda renklenir ki her şey, hem içimi titreten o

İnsanca

Geçen haftadan arda kalan ne var diye düşündüğümde Hesse ile paylaştığım bir kaç saatten başka hiçbir şey olmadığını fark ettim. Vaktimin çoğunu bir ofis köşesinde birkaç kuruş para için harcamaya değer mi diye düşünüyordum cuma gecesi. Değmediği sonucuna vardım, hele çektiğim onca yalnızlığa, duyduğum onca özleme hiç de değmediğini düşündüm. O yüzden olsa gerek, huzursuz uykum, huzursuz rüyalarım dinlenmeme izin vermedi o gece. Cumartesi günü öğle saatlerinde değişti kararım tamamen. Değer dedim, "kendimce", değer. Cumartesi günü Karlovy Vary de 17.si düzenlenen Folklor festivalinde Türk kültürünü Ebru ile temsil etmemi rica etmişlerdi. Ben hiç kaçırmam ki  böyle şeyleri, yani tekliflerin çoğuna zaten hayır diyemem de, böyle extra keyifli işler olduğunda kesinlikle hayır diyemem. Festival organizatörlerinden benimle bizzat muhattab olan hanımın eşi sabah beni yurdumdan almaya geldi. Ebru malzemelerim hayli kalabalık ve ağır olduğundan yalnız başıma gidemezdim çünkü. Ben b

İzleyiciler