Kayıtlar

Yazılarım etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sıradan Bir Geri Dönüş Benimkisi

Blog yazmaya ara vermek için kendimce bir çok sebebim vardı sanırım, son bir kaç yılda. Şimdi geriye baktığımda sebeplerimin geçerliliği konusunda kendimi sert bir dille eleştiriyorum. Evet, kendimi sert bir dille eleştiriyorum. Kızıyorum kendime. Diyorum ki ah be Kübra neden vazgeçtin ki sanki.  Blog yazmaya Prag'da öğrencilik zamanlarımda başlamıştım, çünkü çok ciddi bir  türkçe konuşma ihtiyacı içindeydim. Kendimi ifade etme ihtiyacı duyuyorum diye düşünüyordum o zamanlar ama sanırım daha çok bir tür anlaşılma ihtiyacıydı hissettiğim. Türkçe konuşabildiğim arkadaşlarım vardı,  ev arkadaşlarımdan birisi Türkoloji okuyordu mesela, akıcı bir dille de türkçe konuşuyordu ama benim özlemini hissettiğim şey daha farklıydı. Bir espri yaptığımda açıklamak istemiyordum mesela, ya da ne bileyim özlediğim bir şeyden bahsettiğimde onun neden bizim için Türkiye'de önemli olduğunu açıklamak istemiyordum. Zamanla kendi kendime konuşmaya başlamıştım, ve bu durum o kadar kronikleşmişti...

Rüyalarımda Heidelberg

Son zamanlarda kendimi ne zaman sıkışmış ve bunalmış hissetsem, rüyamda Heidelberg'de olduğumu görüyorum. Bu hafta iki kez Heidelberg'de gördüm kendimi rüyalarımda mesela... Birisinde kütüphanede ders çalışıyordum, son derece huzurlu ve keyifliydim. Diğerinde is Philosophen Weg'de Barış'la kitap okuyorduk, o okuyordu ben dinliyordum daha doğrusu. Huzur ve mutluluk... Hiç uyanmamayı dilemiş olmam anlayışa karşılanabilir kanaatindeyim. Neticede, Dino mutluluğun resmini çizmiş, ben  ancak rüyalarımda görüyorum :). Heidelberg benim için neden bu kadar önemli ve özel artık gerçekten hatırlamıyorum. Ama Heidelberg sevdam üniversitede 1.sınıftan 2.sınıfa geçerken başlamıştı, çokça biyografi ve felsefe okuduğum bir yazdı, o yaz. Hemen takip eden yılda da felsefede yan dala ve almanca öğrenmeye başlamıştım zaten. Bir yerde birine dair bir şey okumuş ve takılmış olmalıyım muhakkak. Hep Heidelberg'de okuma ve yaşama hayalleri kurmuş ancak bu hayalimi gerçekleştirmek için hiçb...
hiç olmamış olmayı dilediğim bir zaman dilimindeyim. herkesten her şeyden uzaklaşmak istediğim. sanki daha fazla uzaklaşabilecekmişim gibi...  gitsem ya diyorum bazen. mesela bugün alıp başımı gitmek istedim, gitsem ne fark edecek sanki, kaçtıklarım zaten uzağımda. gittiğim yere götürmeyecek miyim sanki. her defasında kendimi bu duruma sokuyorum ya helal olsun bana. helal olsun

araştırma sorusu

Tezimi yazmaya başladım diyebilirim. Diyemeyedebilirim aslında :) yani enteresan bir yerlerdeyim. Tez konum belli, yüzyıllardır belli aslında üniversiteden beri istediğim konu üzerine çalışıyorum  - Adalet. Bu konuda çalışabilmek için ne ceremeler atlattım ne sıkıntılar çektim bir ben bilirim. Çalışmaya çalıştığım her okulda siyaset alanında ki her hocayla tartıştım :) mucizevi bir şekilde Charles Üniversitesi'nde bu sorunu en kolay şekilde aşıldı. Benacek'e (kendisi program supervisoru) konuyla ilgili danıştığım da o her zamanki emin edasıyla "hmmm, ben biliyorum sana kimin yardımcı olacağını! Orta ve Doğu avrupanın adalet çalışan en iyi akademisyeni bizim kadro'da, yaz ona! Salamon!" Benacek, pazarlama ve dolayısıyla abartma konusunda hayli iyidir, ama gerçekten öğrencisinin işini kolaylaştırmak için de elinden ne gelirse yapar, bu yüzden olsa gerek, okulda da fakültede de herkes Benacek'i sever. Salamon Oxford'lu konuya gerçekten hakim biri ve Benac...

2014 ün ilk yazısı "öylesine"

Çok uzun zamandır blog yazamayışımın herhangi bir varoluşsal bir karmaşadan kaynaklanmadığını itiraf etmeliyim öncelikle. Tamamen tercih ve kafa yoğunluğu... Önceliklerimin listesi öylesine uzadı ki bir türlü blog yazmaya sıra gelmedi. Sakinleşip kafa toplayıp da iki cümle yazıp ard arda yerleştiremedim ne yazık ki. Şimdi farkettim de öenmli bir sorunsala parmak basmışım, uzun zamandır blog yazamıyorsam bu kendi kendime de dahil pek konuşmadığım da anlamına gelir bu da yaklaşık iki aya tekabül ediyor. ??? İki aylık bir suskunluk hiç de bence bir şey değil. Yayınlamadığım ama yazdığım 5 blog taslağını bakıyorum da gerçekten düşünmeye vaktim yokmuş. Yaşlanıyorum dediğimde lütfen bana kızmayın artık, önceden bir çok şeyi bir arada yapabiliyor ve yorgun da hissetmiyordum, arada isyan ediyordum o kadar. Şimdi... Tarife edemediğim hiç atlatamadığım bir yorgunluk :) Eğlenceli sıkıntısız hayat vesselam, oturup düşünmeye vakit yok, sadece yap! Tüketmeye yönelik tuhaf bir hayat... Çok yoğun ...

diyar diyar

Beynim sulandı çok net. Her hafta yaptığım sunumların yanında her gün hiç bir işe yaramayan iki üç ödev yazıyorum, ekonomi ödevleri ve felsefe özetleri dışında. Ekonomi ve felsefe ödevlerini çok yararlı ve gerekli bulduğumdan onları zahmet vericiler kategorisine koymadım, ders okumalarını zahmet vericiler diye sınıfladım ama keyifli oldukları için çekilebilir durumdalar. Şimdi de dönem ödevleri ve finaller başladı. Her şey yetişiyor yetişmesine de tez beni hayli sıkıntıya sokuyor, çünkü vakit ayıramıyorum kısa vade uzun vade... yok yok her hangi bir hesap yapabilitem yok şu an maalesef. doğrusu bu akşam biraz uyudum, sabaha kadar biraz çalışabileyim diye ama dayanabileceğimi sanmıyorum. Gerçekten kafam çok karışık. Lisansta da her dönem en az 9 ders aldığımdan bu yoğunluk beni yıpratıyor diyemem, hele ki karşılaştırma yaptığımda öğrenciye insan olarak bakan bir okulun öğrencisi olarak haksızlık edemem Charles'a.. Kafam karıştı cümleyi kurarken :). sonunda ne diyeceğimi unuttum ...

Ucuz İşçiliğe Övgü 2

kaldığım yerden devam ediyorum. Krugman diyor ki, üçüncü dünya ülkelerinde fakirlik küreselleşme öncesinde de mevcut, yani bu "gelişen ülkeler"deki fakirlik küreselleşmenin bir sonucu değil öncesinde de var olan fenomen. Dolayısıyla, çok uluslu şirketlerin bu ülkelere götürdüğü ucuz iş, çöplüklere yakın yaşamaya bir alternatif olarak geliyor. yani öncesinde bu kimseler için en iyi alternatiflerden biri çöplüklere yakın yaşayıp hayatta kalmakken, kötü iş koşullarında ucuz işçilikle alternatif bir yaşama biçimi kazanıyorlar, ve bu çöplükte yaşamaya göre daha iyi bir alternatif Krugman'a göre. İş koşullarının kötü ve maaşların bu kadar düşük olması yine Krugman açısından çok da arzu edilebilir bir durum değil! Patronların önceliği işçilerin sağlığı veya yaşam koşullarındaki iyileşme değil de iş gücünü en ucuza satın alabilmek. Bu bağlamda ucuz iş gücü gelişmiş batılı ülkeler için bir sömürü biçimiyken, bu gelişen ülkelerde ki insanlar için bir hayatta kalma alternatifi oluy...

Ucuz işçiliğe övgü 1

Üzerinde bir haftadır çalıştığımız bir grup projemiz vardı sabrinayla bugün tamamen bitti. Bir ara gerçekten hiç bitmeyecek sanmıştım. Buna rağmen, hayatımda yaptığım en keyifli ve en kolay grup projesiydi kesinlikle. Ben almanları seviyorum, sevdiğim için mi bu kadar tatlılar yoksa onlar bu kadar tatlı oldukları için mi ben onları bu kadar seviyorum merak ediyorum bazen. Ama bu kısmı uzatmıyorum çünkü tatlı bir arkadaşımın olması hele de alman bir arkadaşımın tatlı olması pek de extra sayılamayacak bir durum benim için. Bugün projemize konu olan "ucuz işçiliğe övgü" yazısıyla Krugman hakkında konuşmak istiyorum. Beni kendisinden tiksindirtip, içten içe de tutarlılığı, duruşu ve duruma yaklaşımıyla kendine karşı bir hayranlık uyandıran -sadece uyandıran- nobel ödüllü bu ekonomist kimse, ne diyorsa diyor ama bunu tutarlı ve çok tatlı bir dille dile getiriyor. Heidelberg'den geldiğimden beri kendisiyle uzun tartışmalara giriyoruz rüyalarımda. Rüyalarımda boşuna yer etmese...

Bekleyiş

Resim
Geçenlerde bir yerde gördüm, <"Kaybedenler bekleyenlerdir." Burak Aksak> yazıyordu, nerede gördüğümü hatırlamayışımın tabii sebebi, beni alıp götürmüş olması tabii ki.  Önce bir güldüm geçtim, "Tamam Leyla ile Mecnun bir fenomen ama yani böyle de alıntı mı olur!" dedim. Hatta sonrasında kendimce başka bir alıntı yapıp  <"-İsmail abiiiii!!  - hoooppp" Burak Aksak> içimden kahkahalarla güldüm. Sanırım şu an yüzümdeki gülümseme de o zaman ne kadar eğlenmiş olduğumun yansıması. Ama ne yalan söyleyeyim (<"hmm.. Ne yalan söyliyiimm?!!" Selçuk Aydemir> ), bir yandan da yok canım neden kaybeden olayım dedim durdum kendime. Benim içime kurt düştü mü öyle kolay kolay durmaz, hatta durdurulamaz.  Hayatında sürekli bir şeyleri, birilerini bekleyen biri olarak kaybeden olmayı kendime yediremedim, nasıl kabullenebilir ki insan, içerisinde beklediklerine dair umudu varken.  Sonra Burak'ın ukelalığına verdim, sırasıyla bu ...

Onlar...

Resim
Rembrandt, 1633 Uzun zaman süren sessizliğimin nedeni söyleyecek bir şeylerimin olmaması değil, tam tersine söyleyecek çok şeyimin olması ancak nereden başlayacağımı bilememem sanırım. Belki de susmanın aslında susmamakla aynı anlama geliyor olduğunu yeni öğrenmiş olmamdı sebep sessizliğime. Kendimle konuşmaya iyice alışmış olmam, ya da bir süre de olsa tekrar günlük yazmak istemem ya da aslında yalnızlığımı bir nebze de olsa dindirecek başka bir sebep bulmuş olmam... Ya da ne bileyim, belki de sadece uzun bir sessizliğe gömülmek istedim. Sessizliğimin sebebi nereden baktığıma göre çok farklı biçimler alabiliyor ve ben tek bir cevapla kendimi hiç de istemediğim sınırlar arasına sokmak istemiyorum. Belki de sadece susturulmuş olmam gerçeğini kabullenmek yerine, ben kendimce farklı cevaplar üretiyorum ve hiç birine kendimi yakıştıramıyorum. Evet, sessizliğimin gerçek sebebi bu aslında. Yaklaşık 5 aylık bir süreç içerisinde işsizlik ve parasızlık, belirsiz bir yakın gelecek ve hiç bi...

Garip

Bu gece eve dönerken metroda aklıma çok enterasan bir şey geldi, yani yeni bir fikir değil bir anı aslında. 1. sınıftaydık Feride hocadan bir ders alıyorduk, dersin adını hatırlamıyorum ama sosyoloji ile ilgili bir şeydi. Hoca derste bir soru sormuştu ben de "depends on peer groups" diyerek cevaplamıştım, çok iyi hatırlıyorum - sorunun neyle ilgili olduğunu hatırlamamakla birlikte - hoca şöyle küçümseyerek garip bir bakış atmıştı bana, "Do you know what does peer group mean?"  ben bir anda kaldım, arada kalakalmak tepkisizleşmek doğamın bir parçası benim zaten; sınıfta herkes de bana baktı, utandım, sonra cevap vermemi beklemeden en azından zaman tanımadan aynı yüz ifadesiyle dedi ki "Before you use the concepts, first learn what it does mean!". Benim sesim çatallaştı ve kitlendim, ingilizce tek kelime daha edemezdim, "yaşıt gruplar" yani dedim, ama hoca kafasını çevirmiş beni çoktan yok saymıştı bile, soruya kendisi cevap verdi, ve cümlenin son...

merhabalar efenim :D

"Günlük yazmakla, blog yazmak arasındaki  fark, insanın kendi kendisiyle konuşması -ya da kendi kendisiyle kalması- ile birileriyle konuşması arasındaki farkla temel olarak aynıdır." önermesi uzun zaman süren sessizliğimin bir sonucu, bir ihtiyacın bir tür dışa vurumudur. Nasıl olmasın ki! (Bu bir önerme değildir ! - en sevdiğim ifade :) !) Önermemin doğruluğu ya da yanlışlığıyla en ufak bir ilgi alaka göstermemekle birlikte, kendi içerisinde tanımı gereği bir kesinliği olduğuna inancım son günlerde kafamı en çok yoran şey diye düşünüyorum. Hala düşündüğüme göre, evet kafamı yoruyormuş hakikaten. Yine saçma sapan bir giriş yapmışsın Kübra bu ne yaaa! diyorsunuz biliyorum :) ama en eğlendiğim kısım bu ne yapayım. Siz de benim kadar çok kendinizle kalmayı göze alabilseydiniz blog yazarken ne kadar eğlendiğimi anlayabilirdiniz. EVET BU YAZIM UZUN SÜREN SESSİZLİĞİMİN ÇIĞLIĞIDIR :) Çok artist laflar ediyorum çok :) Uzun zamandır yazmamamın tabi ki bir sebebi vardı kendince, ha...

Başka bir Şehirde Çocuk Olmak

Resim
İnsanın odasının leylak kokusuyla dolmasının benim için pek de normal olmayan bir yanı var. Nasıl olsun ki, bir apartman çocuğu olarak. Yağmura kırgınım bu aralar. Kırgın olmakta da  kendimce haklı sebeplerim var. Hayatımda ilk kez yürüdüğüm sokaklar çiçek kokularıyla süslenmiş, odam ilk kez parfüm ve sigara kokusu dışında bir kokuyla kaplanmış, her güne heyecanla her gece yatağa sevinçle girmeye başlamışken, bir yağmur silsilesi beni rüyamdan çekip almış. (Yağmur yağınca ağaçlardaki çiçekler döküldü, çiçek kokuları gücünü kaybetti) Düşünüyorum da çiçek kokularını, bitkileri, hayvanları ne bileyim işte insanın çevresindeki şeyleri tanıyarak büyümesi ne kadar da keyiflidir. Dünyayı kitaplara bakarak tanımak yerine, dünyanın kendisine bakarak tanımanın, kendi içinde insanın doğasına kattığı bir şeyler olmalı. Üstelik bu dünya sadece doğal sahipliklerinden ibaret değilse, yani insanoğlunun yaratabileceği güzellikleri de kendi içinde barındırıyorsa onu görmenin hatta yaşamanın, oku...

O kadar

Bence hayat sanıldığı kadar zor değil, ya da karmaşık.  Hayat zordur ve hayat karmaşıktır önermeleirnin kendi içerisinde bir haklılığı söz konusu tabi ki, bunu göz ardı etmek öyle kendi içerisinde pek de kolay sayılmaz. Lafı uzatmakta da üzerime yok! Söylemeye çalıştığım temelde şu: hayatı karmaşıklaştıran zorlaştıran bizzat kendimiziz aslında, bu bağlamda da zorlukların ve karmaşanın çözümü yine kendimizde olduğundan, hayat öyle sanıdğımız kadar da zor değil! Evet uzun sözün kısası bu. Bugün sadece bundan bahsetmek istemiştim o kadar!

ne kafasındaysa artık :)

bugün şaşkının teki bunu facebook hesabıma yollamış :) çok güldüm hala gülüyorum :)) BİR SEVDADIR GÜLÜŞÜN Gülüşün... Hiç kimsede olmadığı kadar içten, hiç kimsede olmadığı kadar yumuşak... Gülüşün, gözlerine yansıyan ışık. Sen gülüyorsun, ben bir diyardan diğerine sürüklenen serüvenci oluyorum. Gülüşün çocuk, haylaz, yaramaz, umursamaz... Ve bir o kadar da uslu, söz dinleyen, huzur veren... Gülüşün, damarlarıma işliyor, bağımlılık yaratıyor. Bir tutku, vazgeçmesi mümkün olmayan. Bir hayat senfonisi, her notasında aşkı saklayan. Sevmeyi bilen gülüşün, sevdikçe sevdiren gülüşün... Özlemin en koyusu senin gülüşüne konaklamış. O gülüşü görmeden yaşamak öyle zor ki... Sınırsız okyanusların, en mavi denizlerin beyaz yelkenlisi... Umudun ta kendisi... Menzili olmayan bir uçuş, sonsuzlukta kayboluş... Güven veren gülüşün, cesaret veren... Hayatın bütün kaypaklığına, ikiiyüzlülüğüne ve acımasızlılığına direnme gücü veren... Yaşama sevincini her gördüğümde yeniden yüreğime yerleştiren gülüşün....

küçük bir not

Klasik sanatlara olan ilgi ve merakımın, her şeyden önce, duyduğum hayranlıktan beslendiğini dile getirmek bu yazının bekası için önem arz etmekte. Zira bu alanın jargonunu bilmediğimden yapacağım hataları baştan kabulleneyim de, basit ve komik olarak algılanma yanılgısına düşürmeyeyim kimseleri. Hem Rönesans hayranlığı takıntı seviyesine ulaşmış birinin, baleye olan ilgisi pek de yadırganacak bir şey değildir diye düşünüyorum. Burada özellikle tiyatroya gidemediğimden opera ve baleyi tercih ediyorum, ve Ivana'nın yardımıyla uygun fiyatlı biletler bulduğum için de sık sık gitme fırsatım oluyor. Yanlış anlaşılmasın zaruretten değil, opera ve baleyi pek severim ama yer yüzünde- kendi sanatımda dahil - hiç bir görsel sanat ve performans sanatı tiyatronun hayatımda ki yerini alamaz. Velhasılı, uzattım yine, bundan sonra izleme fırsatı bulduğum opera ve bale performansları ile ilgili de yazmaya karar verdim, hem üzerine biraz daha düşünebilmek - vakit ayırabilmek için, hem de unutmama...

Bahar Belki Gelir

Baharın gelmesi için çiçeklerin açması mı lazım? Ya da sesini duyurabilmek için bağırmak mi gerek pervasızca? Yaşamak için baharları ve sessizlikleri mi beklemeli insan, ya da kalabalıklara mı karışmalı? Yaşayamayacağı bir dünya ideali için ölmeli mi, ya da gömülmeli mi sessizliğine? Hep dışında kalmaya mahkum edildiği duvarlar etrafında bihaber yaşamayı kabullenmeli mi, o duvarlar içinde onun adına verilen kararlara boyun eğerek? Gitmeli mi, ya da kalmalı mı birinin diğerinden bir farkı yokken? Uğruna ölünecek bir şeyler bulamadığımızdan mı yalnızlığımız, yoksa mümkün olduğuna inandığımız dünyanın ancak yaşandığında anlamlı olmasından mı? Neden bu kadar çok soru soruyor, sorularımıza cevaplar bulmak yerine onlara sadece yenilerini ekliyoruz? Söylendiği gibi gerçekten bu mu sorunu, "yaşamayı bilmeyen bu nesil"in? Yoksa "yaşamayı 'pek de' bilmeyen bu nesil" emsalleri gibi, yaşamak hakkında pek çok düşünüp, düşündüklerini fiile dökemeyecek kadar aciz ...

Sabır

Rilke " Yüreğinizde ve hayatınızda çözemediğiniz ne varsa ona karşı sabırlı olun ve hayatınızdaki soruları sevmeye çalışın, kapısı kilitli odalar ve hiç bilmediğiniz bir dilde yazılmış kitaplar gibi. Size verilmemiş cevapları aramayın, çünkü onları yaşayamayacaksınız. Önemli olan her şeyi yaşamak. Şimdi sorularla, soruların kendilerini yaşayın. " diyor. Şöyle uzaktan bakınca pek de bilgece edilmiş bir söz gibi gelmiyor insana. Bu benim kendime, başka şekillerde, her gün söylediğim bir şey, ama bunu Rilke söylediğinde, sanki hiç daha önce söylemediğim hatta üzerine hiç kafa yormadığım bir gerçeklik yüzüme vurulmuş gibi hissettim. Yanıtını aslında onu bulmama yetecek kadar aramadığım sorularım, çözdüğümü sandığım her sorunumdan sonra, karşıma çıkan yeni yeni sorunlarım, hayatımdan o kadar çok çalıyor, ya da ben bu kargaşada tembelliğe o kadar alıştım ki şöyle silkinip de bir yerlerden başlayamıyorum. Okuduğum makalelerden hiç bir şey anlamıyorum, dersleri uyuklayarak geçiriyor...

İlk günden

Dün akşam üzeri geldim İstanbula ve daha uçaktan inip metroya biner binmez buldu akilikler beni. İnsan metroda mahsur kalabilir mi? Evet, İstanbul' da kalır hiçbir açıklama yapılmadan, özür dilenmeden dakikalarca metroda kalabilir. Ve bu sürede kimse bu durumdan şikayetçi olmayabilir ve bu kimseler kuzu kuzu metrodan indirilebilir. Dakika bir gol bir nerede olduğunu anlayıveriri insan. Anneme pek de sürpriz yapmış olmadım biliyor gibiydi, ama İnciBeyza gerçekten sevinmişe benziyordu özlemiş kuzum. Birden delice bir koşturmaca içerisinde buldum kendimi yine. Erol eniştem ameliyat olmuş gece hastaneye gittik cümbür cemaat, tuzla çok uzak arkadaş hem de çok uzak. Hele de aktarmalı uzun bir uçak seyahatinden sonra çok çok uzak. Ama herkesi yine bir arada görmek hoştu, tabi ki bu hoşluğu sağlayan eniştemin dirayetli ve sağlıklı oluşuydu. Hoş, neşeli ve keyifli. Bu sabah da Merve teyzeme kahvaltıya gittik aynı kalabalık aynı coşkuyla keyifli bi kalabalık tatlı bi gürült bu bir yere kada...

Özlediniz özlediniz :)

Bayağı oldu yazmayalı. Başlangıçta kendim yazmak istemedim, çünkü kendi kendime konuşuyor ve buna alışıyor olma fikri beni rahatsız etmişti. Sonrasında da defalarca yazmak istememe rağmen fırsatım olmadı. Fırsatım olmadı, çünkü sınavlarım ve ödevlerim çok yoğundu ve düzenli çalışamadığım için birikmiş çok fazla okuma vesaire vardı. Hayetinde salı günü sınavlarımı bitirdim ve şimdi eve gidiyorum. Havaalanındayım, Münih üzerinden İstanbul'a geçeceğim. Enteresan bir şekilde heyecanlıyım çünkü son 1 yıldır eve bu üçüncü gdişim olmasına rağmen ilk kez gittiğime değecek. Önceki gidişlerime sebep bürokratik sorunlar ve düğünlerdi. Bu sefer gezmeye eğlenmeye, ailemi ve arkadaşlarımı görmeye gidiyorum ve bir de doğum günümü kutlamaya. 7 yıl sonra ilk kez ailemle kutlayacağım doğum günümü. Ankara'ya taşındıktan sonra doğum günümü ailemle kutlama fırsatım olmamıştı hiç. Enteresan bir his. 25 yaşımdan sonra bir daha doğum günü kutlamayacağım demiştim kendime, bu son doğum günüm olacak kut...

İzleyiciler