Kayıtlar

küçük bir not

Klasik sanatlara olan ilgi ve merakımın, her şeyden önce, duyduğum hayranlıktan beslendiğini dile getirmek bu yazının bekası için önem arz etmekte. Zira bu alanın jargonunu bilmediğimden yapacağım hataları baştan kabulleneyim de, basit ve komik olarak algılanma yanılgısına düşürmeyeyim kimseleri. Hem Rönesans hayranlığı takıntı seviyesine ulaşmış birinin, baleye olan ilgisi pek de yadırganacak bir şey değildir diye düşünüyorum. Burada özellikle tiyatroya gidemediğimden opera ve baleyi tercih ediyorum, ve Ivana'nın yardımıyla uygun fiyatlı biletler bulduğum için de sık sık gitme fırsatım oluyor. Yanlış anlaşılmasın zaruretten değil, opera ve baleyi pek severim ama yer yüzünde- kendi sanatımda dahil - hiç bir görsel sanat ve performans sanatı tiyatronun hayatımda ki yerini alamaz. Velhasılı, uzattım yine, bundan sonra izleme fırsatı bulduğum opera ve bale performansları ile ilgili de yazmaya karar verdim, hem üzerine biraz daha düşünebilmek - vakit ayırabilmek için, hem de unutmama...

Bahar Belki Gelir

Baharın gelmesi için çiçeklerin açması mı lazım? Ya da sesini duyurabilmek için bağırmak mi gerek pervasızca? Yaşamak için baharları ve sessizlikleri mi beklemeli insan, ya da kalabalıklara mı karışmalı? Yaşayamayacağı bir dünya ideali için ölmeli mi, ya da gömülmeli mi sessizliğine? Hep dışında kalmaya mahkum edildiği duvarlar etrafında bihaber yaşamayı kabullenmeli mi, o duvarlar içinde onun adına verilen kararlara boyun eğerek? Gitmeli mi, ya da kalmalı mı birinin diğerinden bir farkı yokken? Uğruna ölünecek bir şeyler bulamadığımızdan mı yalnızlığımız, yoksa mümkün olduğuna inandığımız dünyanın ancak yaşandığında anlamlı olmasından mı? Neden bu kadar çok soru soruyor, sorularımıza cevaplar bulmak yerine onlara sadece yenilerini ekliyoruz? Söylendiği gibi gerçekten bu mu sorunu, "yaşamayı bilmeyen bu nesil"in? Yoksa "yaşamayı 'pek de' bilmeyen bu nesil" emsalleri gibi, yaşamak hakkında pek çok düşünüp, düşündüklerini fiile dökemeyecek kadar aciz ...

Seni, Erich Fried

Daha yakında düşünmemek seni ve seni daha uzakta düşünmemek olduğun yerde düşünmek seni çünkü olduğun yerde gerçeksin Daha yaşlı düşünmemek seni ve daha genç düşünmemek ne daha büyük ne daha küçük ne daha sıcak ne daha soğuk Seni düşünmek ve özlemini çekmek senin görmek istemek seni ve seni sevmek gerçekten olduğun gibi Erich Fried

Gitmek, Can Yücel

Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına, Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara… Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey… Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.  Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Herşeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.  Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor. Böyle gidiyoruz işte. Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor. “Otur” diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira…  İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, Güvende olma duygusu… En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz… Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.  Evlenmeler… Bir çocuk daha doğurmalar… Borçlara girmeler… İşi büyütmeler… Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. ...

İzleyiciler